Analiz: ABD ile İngiltere’nin küresel model rekabeti

19.07.2018 16:05

Son güncelleme : 20.07.2018 10:08

Anglo-Saxon tarzı serbest piyasa ekonomisine dayalı kapitalist modelin sahibi iki ülke, İngiliz aklı ile Amerikan gücü, bir kez daha dünyaya kendi imajları içinde çeki düzen verme arayışı içine girmiş bulunuyor.



AA

Amerika Birleşik Devletleri’nin  idaresini ele aldıktan sonra iyi bir iş adamı olarak kendisini “pazarlık ustası”  olarak gösteren Donald Trump, İngiltere ziyaretinde Başbakan Theresa May’i  “Brexit konusundaki yumuşak pazarlık tutumu” dolayısıyla eleştirdi. Başkan Trump,  Theresa May’e “neler yapması gerektiğini” söylediğini ama May’in “kendisini  dinlemediğini”, böyle giderse İngiltere’nin Amerika’yla ticaret yapma  ayrıcalığını yitireceğini açıkladı. Bu, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) çıkma kararını  destekleyen Trump’ın, ticaret sopasını göstererek Brexit pazarlığına müdahalesi  anlamına geliyordu. 
 
Theresa May’in AB ile yürüttüğü Brexit pazarlıklarını beğenmediğini  söyleyen Trump, bu süreçte Başbakanın, AB’yle daha sert bir Brexit için pazarlık  yapması gerektiğini savunuyordu. Başkan Trump, Londra’ya varmadan önce benzeri  nedenlerle istifa eden üç bakandan biri olan sert Brexit yanlısı Boris  Johnson’ın, AB’den çıkışı İngiltere çıkarları için daha iyi savunabilecek bir  başbakan olabileceğini bu yüzden söylemişti. Basına yansıyan bu açık sözlülüğün  ardında şüphesiz Amerika ile İngiltere arasındaki yakın akrabalık, ortak  çıkarlar, ekonomik sistemlerinin aynı olması üzerinden kurgulanmış istisnai  ittifak gerçekliği yatıyordu.
 
Daha sonra Trump’ın basın danışmanının yaptığı “ama bugüne kadar  Theresa May hakkında kötü bir söz söylememişti” açıklaması durumu kurtarmaya  yetmedi. Tavsiyeleri dinlememekle suçlanan Başbakan Theresa May, Başkan Trump’ın  kendisine “AB’yle Brexit için pazarlık yapmak yerine, onları mahkemeye vermesi  gerektiğini” salık verdiğini söyledi. May, bu tavsiyeyi tabii ki çok da ciddiye  almadığını dolaylı ve kibar bir şekilde açıkladı.
 
Bir zamanlar, New York’a gitmenin tehlikelerinden birinin de “sokakta  Donald Trump ile karşılaşmak ihtimali olduğunu” söyleyen Boris Johnson, şimdi  Trump için “Brexit pazarlığını daha iyi yönetebilecek biri olarak” görülüyordu.  Trump, İngiltere ziyaretine damga vuracak açıklamalarıyla bugüne kadar yaptığı  gaflara böylece bir tanesini daha eklemiş oldu. Soğukkanlı İngilizlerin  tepkilerini en radikal gösterme işareti olan “kaş kaldırma” hareketi, Trump’ın  açıklamaları sonrasında iktidar çevrelerinde yaygın olarak izlendi. Ancak, bu  durum ne Trump’ın alışılagelmiş safiyane gafları çerçevesinde ne de diplomatik  kuralların acımasız şekilde çiğnenmesiyle açıklanabilir. Bütün bu olup bitenler  daha kapsamlı küresel güç savaşının, birbiriyle rekabet eden ekonomik model  çatışmalarının ve hedefe ulaşmak için girişilen farklı yol arayışlarının  perspektifinde anlaşılabilir. Aşağıda sıraladığımız sorulara vereceğimiz cevaplar  çerçevesinde açıklayalım.
 
SOĞUK SAVAŞ SONRASI YENİ MODEL ARAYIŞI
 
Öncelikle, İngiltere’nin AB’den ayrılışının içeriğinin “öyle değil de  böyle olması gerektiğini” dillendiren Donald Trump’ın bu sürecin olası  çıktılarından ne gibi bir beklentisi olabilir? İngiltere’nin AB’den ayrılışının  daha sert bir ayrılış olması, ABD ile ilişkilerini neden daha çok geliştirir,  ilerletir? Yakın zamana kadar aralarındaki siyasi ilişkiyi Margaret Thatcher ile  Ronald Reagan arasındakine benzeten Donald Trump, Başbakan Theresa May’i bu  söylemiyle zor durumda bırakmadı mı? İngiltere’nin ticaret stratejileri  perspektifinden, ticaret kısıtı tehditlerinin pek işe yaramayacağını biliyor  olmalıydı. Bu sorulara cevap vermek için, ilk olarak rekabet eden modeller  çatışması çerçevesinde konuyu ele alalım daha sonra ticaret kısıtı tehdidinin ne  kadar anlamlı olduğuna bakalım.
 
Yukarıda sıralanan soruların cevabı, muhtemelen Soğuk Savaş sonrası  dönemde uygulanan ekonomi politikalarının küresel sorunlara cevap veremeyişi  nedeniyle ortaya çıkan yeni bir kapitalist model arayışında, bu tür bir dayatmada  saklı. Güvenlikten küresel ısınmaya, kavimler hareketliliğinden savaşlara,  yoksulluktan salgın hastalıklara kadar eski modelin cevap veremediği sorunlara  cevap verme arayışından bahsediyoruz. Aslında, küresel ölçekte birçok ülkenin  benzeri bir arayış içinde olduğu bir konjonktürü yaşıyoruz.
 
ABD’de, Başkan Donald Trump’ın seçim kazanması, sonrasında uygulanan  daha korumacı, daha milliyetçi politikalar, Avrupa’da göçmen karşıtı akımların  güçlenmesi, artan milliyetçilik, İtalya örneğinde olduğu gibi darbe çağrışımı  yapan politik alana doğrudan müdahaleler, İngiltere’nin bürokratik ve hantal  olarak suçladığı AB’den ayrılma anlamına gelen Brexit; bunların tümü sorunlara  çözüm üretme arayışlarının bir parçası olarak görünüyor. Sosyal devlet yanlısı  kıta Avrupası kapitalizminin temsilcisi Almanya, Akdeniz havzası kapitalizmler,  Çinli karakterleriyle uygulanan sosyalizm ve diğerleri, hepsi kendi modellerinin  hakim olması için birbirleriyle rekabet içindeler. Bunda geçmiş dönemin kurumsal  yapılarının, BM, DTÖ, NATO gibi uluslararası örgütlenmelerin güncel sorunlara  cevap vermede yetersiz kalmalarının da rolü var.
 
Başka bir yönüyle baktığımızda, küresel sorunların devamı, savaşlar,  savaş tehditleri, enerji hatları üzerinde oluşturulan gerginlikler, küresel  iktidar koridorları arayışları, göçler, yoksulluk, çölleşme gibi konular, ABD ile  İngiltere’nin sözcülüğünü yaptığı Anglo-Saxon kapitalist modele dünyayı ikna  etmek için kıvama getirme girişimleri gibi duruyor. Anglo-Saxon tarzı serbest  piyasa ekonomisine dayalı kapitalist modelin sahibi iki ülke, İngiliz aklı ile  Amerikan gücü bir kez daha dünyaya kendi imajları içinde çeki düzen verme arayışı  içine girmiş bulunuyor.
 
'YUMUŞAK' BREXİT TRUMP'IN PLANLARINA ENGEL
 
 Bu ittifakın derinleşmesi ve kendi modellerinin dayatılmasının önünde,  Theresa May’in Brexit pazarlığı çerçevesinde yumuşak ve AB ile uzlaşmacı tavrını,  Başkan Trump engel olarak görüyor. İngiltere ziyaretinde Theresa May’e  yüklenmesinin ardında bu yatıyor. Tıpkı 1990’ların başında “tüm savaşların  anasını başlatacağı” söylenen Irak müdahalesi öncesinde, Demir Leydi Margaret  Thatcher’ın dönemin Amerikan Başkanı Baba Bush’a, “el ayak titremesinin zamanı  değil George” dediği gibi, daha sert tutum alınması gereken bir dönem olduğuna  inanıyor Başkan Trump.
 
Aslında Trump açısından Theresa May’in AB’den yumuşak çıkışı öngören  Brexit çerçevesinde İngiltere temelli tehdit algısının içi boş değil. Bu algı en  iyi ifadesini, May’in Brexit pazarlığı bağlamının başka coğrafyalara yansımasında  buluyor. Theresa May’in daha yumuşak bir çıkış için anlaşma araması, bir yandan  algıladığı Trump merkezli Amerikan tehdidini bertaraf etmeye de yarıyor. Bu  analizi biraz daha derinleştirirsek, karşımıza bir gizli çatışma, küresel model  önerisinde hangi yolun takip edilerek uygulamada nasıl ilerleneceği konusunda  görüş ayrılığı durumu çıkıyor.
 
Varılmak istenen nokta itibarıyla ikisi arasında farklılık olmamasına  rağmen takip edilecek yol konusunda birbirinden ayrılan görüşlerden bahsediyoruz.  Dünyada “dostu veya düşmanı olmayan” ve “kendi çıkarlarından başka çıkarı  olmayan” İngiltere ile Anglo-Saxon Modeli “dünyayı hırpalayıp, pataklayarak  kıvama getirmek isteyen, kovboy kapitalizmi” arasındaki yöntem farkı. İkinci  yolun kontrol edilemeyecek (geçmişte Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi) bir  alternatifi doğuracağına inanan İngiltere, ABD’yi terbiye etmeye çalışıyor. Bunu  da AB’den kopuşu, orayla daha fazla bağ bırakarak, sağlamaya çalışıyor. Trump’ın  yolunun serbest düşüşe neden olabileceği, bunun da alternatif temsilcilerini daha  fazla sertleştirebileceğini, alternatiflerin uygulama fırsatı yakalayabileceği,  böyle bir tehdidi ancak AB’ye ve onun temsil ettiği alternatiflere yakın durarak  bertaraf edebileceğini biliyor.
  
Donald Trump tarafından uygulanan korumacı iktisadi politikaların  nerede duracağının öngörülemez oluşu, İngiltere’nin hoşuna gitmiyor. Vergi savaşı  başlatan, ticaret savaşının boyutlarını nereye taşıyacağı bilinemeyen,  Anglo-Saxon modelin küreselleşmesi açısından hayati öneme sahip yenilenebilir  enerji konusunda yenilikleri destekleyip desteklemeyeceği belirsiz olan, fosil  yakıt üreticilerinin desteklediği ve onların sözcüsü gibi davranan, İran’la “ben  daha iyisini yaparım” diyerek nükleer anlaşmadan çekilen Donald Trump’ın  uygulamaları kendi içinde tehlikeli ögeler barındırıyor. En önemli tehlike bu  yaklaşımın küresel kutuplaşmayı artıracağı. Theresa May bu tehdidi engellemek  için yavaş ve itidalli davranıyor. AB’den çıkışta ayak sürüyor. Peki tehdit ne  kadar gerçek? Şimdi kısaca buna bakalım.
 
İNGİLTERE'NİN PASİFİK HAMLESİ
 
Donald Trump ABD idaresini ele aldıktan sonra kendinden önceki başkan  Barack Obama’nın sağlık reformundan uluslararası anlaşmalara kadar yaptığı  herşeyi iptal etmeye başladı. Uluslararası önemde olanlar arasında NAFTA  ilişkilerini sıkılaştırma, TPP (Trans-Pasifik Ortaklığı) anlaşmasından çekilme,  TTIP (Transatlantik Ticaret ve Yatırım Antlaşması) etrafında kurulan AB ve ABD  eksenli dünya yaratma girişimini bitirmeyi sayabiliriz. Bu gelişmeler etrafında  oluşan korumacılık yönelimli ticaretin, finansal akımların ve iktisadi  ilişkilerin organizasyonunda kamunun artan öneminin, Anglo-Saxon Modelin sahibi  İngiltere’yi endişelendirmesi sürpriz değil. Barack Obama döneminde yapılan  anlaşmalar çerçevesinde hem Ortakrefah Topluluğu hem de ABD ile olan  ilişkilerinin özgünlüğü yüzünden dünya ekonomik, siyasi ve stratejik oluşumları  bağlamında tarihin derinliklerinde önemsiz bir ada ülkesi olarak kalma  tehlikesiyle karşı karşıya kalma tehlikesini atlatan İngiltere’nin, Trump’ın  iktidarı almasıyla kendi çıkarlarının maksimizasyonu açısından önüne beklemediği  bir fırsat çıktı. Bu fırsatı Trump’ın öngörülemez, belirsizliklerle dolu  söylemlerine feda etmemek için İngiltere harekete geçti.
 
İlk iş İngiltere, Pasifik'te Avustralya ve Kanada'yı devreye soktu.  Aralık 2017’de Çin’i ziyaret eden Kanada Başbakanı Justin Trudeau, TPP’yi tekrar  canlandırıp, Çin’in de katıldığı ama ABD’nin dışarıda bırakıldığı “ilerici” bir  ticaret ve yatırım ortamı oluşturmayı teklif etti. Tabii orada savunduğu, insan  haklarına dayalı bir rejim değişikliği, çalışma koşullarının iyileştirilmesi,  daha radikal çevre kurallarının uygulanması türünden “ilericilik”, Çinlilerin  kolay kolay kabul etmeyeceğini bildiği isteklerdi. İstendiği ve beklendiği gibi  eli boş olarak ülkesine geri döndü. Ama amaca ulaşılmış, mesaj verilmişti.  İngiltere’nin Pasifik'te inisiyatif alabileceği ve kendisiyle davranacak ABD’ye  komşu olan müttefikleri vardı. En derinden karşı olduğu, Sosyalist Çin’le  müttefik olması ise maalesef “ilerici” olmayan Çinliler yüzünden mümkün  olmayacaktı!
 
Aynı zamanda Avustralya, ABD’yi askeri alanda işbirlikleri yapmaya  davet etti ve ABD’nin topraklarında askeri üs açmasına izin verdi. Çin’e en fazla  yatırımın girdiği Hong Kong ise hala İngiliz etkisi altında bulunan bir ülke. Her  ne kadar Çin’e katılmış olsa da bir zamanlar İngiltere’nin hakimiyetinde olan bu  bölgenin, Çin’i istikrarsızlaştırma potansiyeli çok yüksek. Pasifik'te ABD, Çin  ve bunların dışındaki ülkelere karşı pozisyon alma kabiliyeti olan İngiltere, bu  pazarlık gücünü başta ABD olmak üzere, diğerlerini eğitmek, terbiye etmek için  kullanabileceğini gösterdi. Gerekli mesajlar dünyaya verildi.
 
Donald Trump’ın, Kanada’ya ve özellikle Justin Trudeau’ya yönelik  öfkesinin ardında bu İngilizci girişimlerin olduğunu, Kuzey Kore gerilimini  pazarlıklar yoluyla çözüme kavuşturmasının ve Çin’le ilişkilerini daha medeni  seviyede tutmaya çalışmasının, özellikle Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Hong  Kong ekseninde İngilizlerin takip ettiği Pasifik politikalarına karşı pozisyon  almak olduğunu söylemek, gerçekçi bir değerlendirme olacaktır. Trump, kendisine  dünyada en yakın gördüğü İngiltere’nin ortak hedefe ulaşmada farklı yol  izlemesini sindirmediğini Londra’da yaptığı açıklamalarda ortaya koydu. Üstüne  tuz biber olarak, Londra Belediye Başkanı’nın iflah olmaz bir Troçkist radikal,  müslüman bir Pakistanlı olması ve onun izin verdiği protesto gösterileri geldi.  İngiliz aklının küresel yönetişim deneyiminin mantıklı bir uzantısı olan bu  siyasi karışımın Donald Trump’ın asabını bozduğu çok açık. Diğer yandan, gergin  üst dudaklı İngiliz “establishment’ının” bir yandan kaş kaldırırken diğer yandan  bıyık altından gülüyor olması resmi tamamlayan tipik bir sahne olmalı.
 
ORTAKREFAH TOPLULUĞU, İNGİLTERE'NİN KÜRESEL KONUMUNU GÜÇLENDİRİYOR
 
İngiltere’nin çıkarları açısından “daha makul” bir yol izleyen Theresa  May’in yeterince saldırgan davranmaması Donald Trump’ın kimyasını bozuyor. Böyle  giderse bizimle ticaret yapamazsınız diyen Trump, İngiltere’nin küresel ticaret  stratejisinden habersiz gibi. İlk önce bu tehdit nereye kadar geçerli, nereye  kadar etkili olabilir onu ele alalım.
 
2017 senesi itibarıyla toplam 445 milyar dolarlık ihracat yapan  İngiltere’nin 16 trilyon dolarlık dünya ticaretindeki payı yüzde 2.8. Bu  ihracatın yüzde 55.4’ü AB ülkelerine, yüzde 22.6’sı Asya’ya, yüzde 15’i Kuzey  Amerika’ya yapılıyor. Afrika ihracatın yüzde 2.5, Okyanusya (Avustralya ve Yeni  Zelanda başta olmak üzere) yüzde 1.5, Meksika hariç ama Karaipler dahil, Latin  Amerika ise yüzde 1.4’lük paya sahip. Toplam ihracatta 58.4 milyar dolar ile ABD  yüzde 13.1’lik payla İngiltere’nin bir numaralı ihracat ortağı. Bunu Almanya,  Fransa, Hollanda, İrlanda, Çin, İsviçre, Belçika, İtalya, İspanya izliyor.  Türkiye 2016 ve 2017’de en hızlı yükselen ticaret ortağı olarak 9.6 milyar dolar  ihracatla on birinci sırada yer alıyor. Daha sonra Güney Kore geliyor. Çin’in  İngiltere’den yaptığı ithalatın senelik bazda yüzde 17 arttığını da not edelim.  İngiltere’nin cari açığı 2016’daki 224.9 milyar dolarlık seviyeden yüzde 11.4  gerileyerek 2017 senesinde 199.2 milyar dolara gerilediği görülüyor. Ülke olarak  en üst sırada yer alan ABD, İngiltere’nin ihracat pazarlarında yüzde eksi 5.2 ile  en hızlı kan kaybeden ortak.
 
İngiltere’nin küresel ticaret stratejisi daha yakından izlemek için  önce ticaret açığı verdiği ülkelere bakalım. İngiltere’nin kendi rekabet  üstünlükleri çerçevesinde en hızlı ticaret açığı verdiği Norveç, Kanada, Vietnam  gibi ülkelere ek olarak ABD ile ticaretin 2016 senesinde 4.5 milyar dolar  artı’dan, 2.5 milyar dolar eksiye döndüğünü görüyoruz. ABD, satın alma değeri  bazında en fazla kan kaybına uğrayan ülke. İngiltere dış ticaretinde en fazla,  Almanya, Çin, Hollanda, Norveç, Belçika, İtalya ve Kanada’yla olan ticaretinde  kendi aleyhine açık veriyor. Bunun karşılığında ise İsviçre, Birleşik Arap  Emirlikleri, İrlanda, Hong Kong, Singapore, Suudi Arabistan, Umman, Güney Kore,  Katar, Makedonya gibi ülkelerle yaptığı ticarette kendi lehine fazla veriyor.  Güney Kore, Umman ve Hong Kong ticaret fazlası en hızlı artan ülkeler.
 
Ticaret ortakları, açık/fazla denklemi ile ticarete konu olan malların  kompozisyonu birlikte ele aldığımızda, İngiltere’nin küresel ticaret içinde  fırsatlar yakalamaya çalışan kendine has bir ticaret stratejisi izlediğini  görüyoruz. Rekabet dezavantajı ve nakit kısıtlarını yaratan ticaret açığı verilen  durumlar ile ticaret fazlası verilen durumlar küresel ölçekte ticaret kanalları  çerçevesinde buluşturularak İngiltere’ye uluslararası ticaret içindeki toplam  konumunu güçlendirecek, rekabetçiliğini arttıracak stratejileri takip ettiğini  gösteriyor. Başka bir deyişle İngiltere için her ithalat yaptığı ülkeye eşit  seviyede ihracat yaparak ticareti dengeli bir şekilde yürütme zorunluluğu yok.  Ticaret stratejileri küresel rekabetçi konumunu güçlendirecek şekilde  oluşturuyor.
 
Ayrıca, İngiltere’nin biraz daha özel başka bir durumu var. Bir  zamanların “üzerinde güneş batmayan ülkesi” Büyük Britanya, bugün altmışüç üyeli  Ortakrefah Topluluğunun (Commonwealth) başındaki ülke. Kraliçe İkinci  Elizabeth’in devlet başı olduğu bu topluluk kendi içinde toplam olarak 2,4  milyarlık bir nüfus ve pazar barındırıyor. Toplam 14 trilyon dolarlık GSMH ve  kişi başı geliri 6 bin 500 dolar olan bu topluluk İngiltere için alternatif bir  ticaret ortağı. Topluluk içinde ‘en ayrıcalıklı ülke” konumunda olan İngiltere  için bu pazar, küresel iddialarını da destekleyip besleyen önemli oluşum.
 
İngiltere için söylenen “dostu düşmanı yoktur, çıkarları vardır”  söylemi Trump dahil Brexit yanlıları için İngiltere’nin “üstün tartışma güçleri  sayesinde, dünyada ikili anlaşmalarla daha iyi durumda olarak dünyaya şekil verme  hedefine yürüyebileceklerine” inanıyorlar. Bu yüzden Donald Trump’ın dünyaya  meydan okuyan halleri, ticaret kısıtı tehdidi İngiltere’de tepeden bakan hafif  bir gülümsemeyle karşılanıyor.

[Prof. Dr. Sedat Aybar. İstanbul Aydın Üniversitesi, Ekonomi ve Finans  Bölümü Başkanıdır]





18:0586.796
Değişim :  -0,47% |  -407,79
Açılış :  86.945  
Önceki Kapanış :  87.204  
En Yüksek
87.519
En Düşük
86.552